25 Nisan 2008 Cuma

Kaybolan yıllar... Hayrolan yıllar...

Bu haftanın başında, ya da geçen haftanın sonu da denebilir, yıllarımı kestirdim... Her zamanki gibi uçlarından aldırmak konusunda yeterince uyuz davrandım ki yıllarımın kıymetini bilmeyen kuaför bana sinirlense de sözümden çıkamadı. Gidenler hayatımın eeen ilginç dönüşümü ve en olağan olaylarına tanık olmuşlardı; hala onlardan var biraz, kıymetliler yani...

Üniversitede radikal bir karar vererek saçlarımı kısacık kestirmiştim. Annemin eski moda kuaförü olmasının da yadsınamaz etkisi ile benim saça şekil verme özürlü oluşum birleşince uzun süre çirkin ördek olarak dolaşmıştım. Bu iş şaka maka o kadar etkilemişti ki, ilk gün zırlayarak tokalarıma sarılıp ağlamıştım. İnsanların eski ilgisini bile yitirmiştim... :P Bilenlerle benim bir daha böyle bir şeyi katiyen yapmayacağıma dair böyyük yeminlerim eşliğinde buna gülüp geçsek de, şimdi bakınca biraz da kesilen yıllara üzüldüğümü görüyorum. Giden yıllar öyle kalmak istediğim insanın şimdi olmak zorunda kaldığım insana dönüşümüne tanık olmuş ve o zamandan kalan tek parçalarımdı. Sonrakiler de hayatımın hatasından geç olsa da mucize eseri dönmemi, toparlanmamı ve normale(!) dönmemi izlediler. Genelde geçmişle bağını koparmayı tercih etmeyen ben, sanırım bu yüzden elimde özlediğim zamanlardan ne varsa, gerekliliğini yitirse bile, onu tutmak istiyorum.

Neyse.. Yeni yer.. İlk hafta.. Yine kuyruğumu dik tutucam ben.. Bu sefer fena değilim ama! Şimdilik yine ağzımdan bir şeyler kaçırıyorum; fakat onlar da lazım tabii...

(niyeyse?!)...

15 Nisan 2008 Salı

Bon anniversaire à moi!

Yarın iş hayatımdaki 1. yılımı dolduruyorum.

Mezuniyet yaklaşırken iş hayatı ile ilgili pek hevesli ve umutlu fikirlerim yoktu(hala da yok gerçi). Esasen İzmir'de şekillenecek olan iş hayatım, tatil yapayım derken uzayan ve parasız geçen yaklaşık 10 aylık sıkıntılı bir dönem, vs, olayları Ankara'ya yönlendirdi. Benim için fabrika kiriyle geçen zor-kolay, iyi-kötü, eğlenceli-sıkıcı geçen bu 1 senenin sonunda yarın departman değiştiriyorum. Ki fabrika ortamından temiz; ama daha pis bir ortam bu. En çok zorlandığım şey insanlara karşı durmaktı; zira kibarlıktan kırılan, demek istediğini insanın anlama seviyesini zorlayan şekillerde "challenge" olarak sunan benim, artık biraz yırtmam gerekiyor. Yoksa çalıştığı firmadaki tek kadın olan ben 1 lokmada yutulacağım. Aslında yapmam gereken çok kolay; ama kendime yaptırtmak zor. Bu öyle bir şey ki; sanki bebek gibiyim, aslında "Anne benim karnım acıktı, yemek hazırlarsan sevinirim." demeye çalışırken "Beba mamm maaa, uuu mmmm vvvvaAAAAAAA" diyorum; ya da "X Bey, hatırlattığım bu iş sizin görev tanımınızda; ama size iş verme yetkim olmadığından ve ayrıca bunu hatırlattığım için sizin adınıza ben utandığımdan, size direkt bu işi sizin yapmanız gerektiğini söyleyemiyorum..." yerine, emin olamadığımdan "Hmmm, öyle mi X Bey? O zaman ben onu bi daha araştıriym..." şeklinde kibarlaşıyorum ve inanın asla yardımcı ve yumuşak olmuyorlar. Bunun kendi kendine geçmesini beklerdim; ama şu andan itibaren, her kelime her hareket çok önemli... İş yaşamında kişisel imaj... Bundan sonraki hedefim bunu kotarmak; toplu saçlar, kıyafette renk-takı seçimi, burnu kapalı ayakkabılar vs. vs. bunlar bi şekilde kolay, esas maneater olmak kısmı bu yılki hedefim olsun. :)

Çünküm yaklaşık şöyle bir şey öngörüyorum...


14 Nisan 2008 Pazartesi

Beğn çok öğzledi...

İyi olmadığıma dün kanal d'de yayımlanan "kuralsızlar" filmine ağladığımda karar verdim. Gerçi hassas noktalara ne şekilde basarsanız basın yine de acırlar... :)



10 Nisan 2008 Perşembe

Aaaaaayyyy noooovvv vaat it is tu bi yaaaaaannnng, bat yu doğnt nooooooooov vağt it is tu bi oooooolllld...

Orda durmuş bana bakıyor, yeni uyanmış, haliyle biraz üşüyor. Güneş de doğmuş; ama henüz betondan görünmüyor, haliyle aydınlık yeterli değil. Biraz kızmış anlaşılan, hesap sorar gibi bakıyor. Kafasından neler geçiyor az da olsa tahmin ediyorum. Hala soğumamış yatağa bakıyor, aklından bile geçirmemeli, zira geç kalmak çok tatsız olur. Yüzünü buruşturuyor. Çabuk olmalı diye düşünüyorum, her saniyesi çok değerli... “Biliyordun zaten...” der gibi omuz silkerek banyoya koşuyor. Yer soğuk, terlikler salonda bir şeylerin altında kalmış olmalı. Yine bana bakıyor, kararsız.. Adım gibi biliyorum üşenecek ve parmağını yalayıp gözünün altına akmış makyajı öyle silecek. İsteksizce giyindi. Bir avuç kuruyemişi aceleyle peçeteye sarıp paltosunun cebine sıkıştırdı. Çıkmadan yine son kez bana baktı, eskisi gibi değil ama. Sonra dağınık evi karanlıkta geleceğini varsayarak şöyle bir süzdü ve geri döndüğünde nelere takılmayıp nelerin üzerinden atlaması gerektiğini çabucak hesaplayarak kapıyı sertçe çekti...


Benim olucak fıstık! Binicem üstüne, vurucam kırbacı! Vurucam kırbacı!
Lütfen birisi versin artık şu 50 bini!!!!

3 Nisan 2008 Perşembe

Pantolonlarım böyle hep uğur böceği oldu...

Saatlerin ileri alınması benim için çok mühim bir durum. Bu olay itibarıyla ben havaya yaz muamelesi yapıyorum, tiksindiğim soğuklar ile ilgili “Yok yahu bu öyle soğuk değil, güzel bir mart soğuğu.. İnsanı uyandırıyor (!), tatlı tatlı ısırıyor..” tarzında iddialarda bulunuyor, “Bu yağmurlarda ıslanmak lazım, doğayı uyandıran bu yağmurlar özel yağmurlar..” diyip üzerime sıçrayan çamurlara küçük uğur böcekleriymişçesine şefkat ve anlayışla bakıyorum... Martın başından beri “Biliyor musunuz ay sonunda saatler ileri alınacak?!” diye sayıklıyorum. Resmi olarak ileri alınacağı haberini okuduğumda zırlayarak ağlamamak için çok zor tuttum kendimi. Yaz saati uygulamasının seneye kaldırılacağını iddia eden kendini bilmezlere ise hemen çıkışıyorum. Düşüncesi bile beni sinirlendirmeye yetiyor; zira ben bu keyif için bir 6 ayımı oldukça sıkıcı ve karanlık geçirmeye memnuniyetle razıyım.

Hmmm... Kuşlar ne güzel pislemiş balkona... Desen gibi... :>