29 Ekim 2008 Çarşamba

Mektup gibi, e-mail gibi...

Sevgili A.cincin,
İnsan öyle garip bir yaratık ki şartlara göre akla hayale sığmayacak bir yapıya bürünebiliyor. Kimi zaman öyle kuvvetli ve kudretli, kimi zaman öyle savunmasız ve aciz ki bu ikisi arasında gidip geldiğini çoğu zaman fark etmiyor bile.
Seni sanırım 12 yıldır tanıyorum. Artık kaç kere tekrarladığımızı hatırlamıyorum; ama hatırlamaktan zev aldığım kesin, beni ilk gördüğünde uyuz olduğun için Derya'nın oda numarası diye bir şeyler sıkıp akabinde türlü "küçük oyunlar" ile beni alt etmeye çalıştığın günlerden başlayarak çok farklı bir bağ kurduk seninle. Benzer değildik, benzer şeyler de yaşamadık. Birbirimizden çok uzaklaştığımız oldu. Öyle ki zamanında kendime yaptıklarım yüzünden benden vazgeçtiğin oldu. Sonra gördüm ki senin de hayatında o dönem fırtınalar kopmuştu. İnsanız, hayatta her türlü şey olabiliyor...
Sana bunu binlerce kez söylememe rağmen tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Yansıttığın kırılganlık ve hassaslığın aksine daima istediklerinin arkasında durdun ve hepsinin de sonuçlarına katlandın. Kiminde midene kramplar girdi, kiminde derin bir oh çektin, kiminde kalbin söküldü; ama hiçbirinde arkana bakıp ben bunu yapamayacağım, vazgeçiyorum demedin. Ben böyle olabilseydim dünyanın .mına kordum! :) Her zaman da hak ettiğin şekilde başarılı oldun. Minnesota'da da aynı şekilde hiçbir şeyden ödün vermeden yoluna devam edeceğini düşünüyordum, gerçi hala düşünüyorum; ama şu 2 aya sanırım gereğinden fazla şey sığdırmaya çalıştın. Dedim ya kararlılığın, niyeyse, seni bir şeylerden etkilenme lüksünden muaf tutuyor benim gözümde. Seni öldürmeyen şeyin seni jet hızıyla daha da güçlü yapacağını düşündürüyor. Herşeyi yapmadan önce ölçüp biçtiğin için aynı ölçülerde uygun malzemelerle hazırlanan iyileşme kokteylinden 1 yudumla asterix olacağını sanıyorum. Neticede öyle olmuyor galiba. Şimdi biraz kafanı dinlemek için ani bir kararla buraya gelmiş olman hem içimi rahatlattı, hem de beni biraz ürkütüyor.
Konuşmalar var aklımda... Bana uyuz olmaktan vazgeçip süper eğlenmeye başladığımız dönemler, küçüğüz... Sana neredeyse her akşam telefonda akıllar veriyorum, seni rahatlatıyorum... Sonra lise... Sen birilerine aşıksın ve acı çekiyorsun... Anlam veremiyorum. Kızıyorsun, güzel anları onları düşünmeye feda ediyorsun, baloda sandalyede ağlamaklı oturuyorsun... O dönemler sana kızıyorum. Aptal kızların, kız arkadaşlarının dertlerini bu kadar büyütmesine kızdığı, uyuz olduğu gibi değil, senin için harika şeylerin olacağından öyle eminim ki bunu senin hissetmeyip aldırmayışına kızıyorum...
Şimdi de aynı tuhaf his var içimde; ama şimdi insanın kendisine süper şeylerin olmasını beklese dahi yaşadıklarından bir şekilde etkilenmek durumunda kaldığı gerçekliğini bildiğim için teselli ya da yeni bir bakış üretemiyorum. Bu beni üzüyor. Hayatından bütün b.k kafalı erkekleri ve kadınları çıkarmak istiyorum!
Henüz seninle konuşamadık, aklıma toparlayabildiğim kadarıyla bunlar geldi...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Teşekkür...

Ankara'da doğmak, Ankaralı olmak, epik ve lirik olarak tutkulu kimliklere pek hitap etmez. Ankara'nın en fazla puslu isli havasında insan terk edilir... Gerçek hayatta pek öyle olmasa da; zira Ankara da pekala eğlenceli, romantik, heyecan dolu bir şehir olabilir istenirse, genelde tüm anlamlar İstanbul'a yüklenir... Onun koynunda uyunur, ona isyan edilir, onunla ağlanır, ona sövülür, o övülür, sevişmek-savaşmak-ulaşmak hep İstanbul'da... Herkes onu ister, onu özler. Nasıl pis kıskanırdım. Herkes sahiplenirdi onu. Ben de isterdim sahiplenmek, onu bir yana dünyayı öbür yana koymak. Yine de İstanbul beni ben onu kusardım. Onunla baş etmek çok zordu. Çok kibirliydi bir kere. En lüks gece klüplerinde sigarasına 50 çakmak çakılan görmüş geçirmiş şarap gibi bir kadındı o. Nerelerde, kimlerle bulunmuştu, neler duymuş neler yaşamıştı.. üüüÜÜüfff... Ne zaman bahsi açılsa, istekli görünüp onu beğenmeye çalışsam da içim hiç ısınamadı ona. Herkes onu benden önce görmüş, en güzel yanlarını benden önce fark etmiş, benden önce yeterince sahiplenmişlerdi onu. Bense ona olan mesafemi hakkını yemeden korumuştum. Ta ki O'nu görene kadar... Henüz 30'larının ortasına yeni gelmiş, tüm şenliği, muzipliği, pırıltısıyla güzelliğini keşfetmiş ve etrafına saçarken karşıma çıkarıldı. Çıkarıldı; çünkü ben asla tek başıma onu böylesine içten keşfedemezdim. Kahkahasını kimseden esirgemiyor, kimseyi gizemiyle dışlamıyordu... Sevecendi ve gerçekten eğlenceliydi. Herşey ona yakışıyordu. O da can yakıyor, o da keyif veriyordu. Of öyle güzeldi ki... Ben istemeden O benim oldu, resmen kanıma girdi... Oysa Ankara'yı kabullenmiş, hatta ukalalardan hep korumuştum ki O sanki en başından beri beklediğimmiş gibi hemen yanına çekmişti beni...
Beni orada bir ev kurarak toprağına bağlayan aileme, ve bana ömrümü tamamlamak istediğim şehri, İzmir'i gösteren sana, tüm kalbimle teşekkür ediyorum...

13 Temmuz 2008 Pazar

Yaz mevsimi bitmemeli. Öyle güzel ki, diğer herşey yanında güzel olmak zorunda kalıyor. Bu büyük bir kıyak....

Haftalar geçti hızla. Yoğun. Görünürde iyi idare ediyorum; ama her an bir korku var içimde. Bahsettiğim "iş" tabii... Öngörülerim şöyle şekillendi:



Hedefimse şu:


Olacakları yine zaman gösterecek...

Falda bir sahne çıkması hoş bir şey. Uzun uzun boş bakan gözleri, "Acaba olabilir mi? Hala geç değil yani?" yapıyor.

Esasen şu ses çıkarmadığım süre içerisinde belki de en kayda değer an, kalabalık bir sınav salonunda okuduğum şu satırlar oldu:

"...çok iyi bir kaleminiz olabilir ama eğer hayata bir itirazınız yoksa onu olduğu gibi benimsiyorsanız kesinlikle iyi bir yazar olamazsınız. Çok iyi bir reklam yazarı olursunuz, zengin de olursunuz, o kadar."

Yazarlıkla ilgili kısmı değil; ama hayata itirazımın olmaması bütün sınav kafamı kurcaladı.
Bu insanı olgunlaştırıyor; habire şükretmek, en ufak şeyler için, hem de çok içten... Öte yandan fazlasını isteyememek, korkmak, utanmak...


Genç kızlar! Aşka gelip salak saçma hareketlerde bulunmayın! Sonra yıllar geçiyor, onlar geçmiyor. Hayatta yeterince şemsiye çıkacak karşınıza, acele etmeyin Hugo gibi hepsini bir anda topliycam diye. Sonra paraya kıyıp yaralarınızı sardırmayla, kazandığınız parayı gönlünüzce harcama döneminiz çakışıyor. Annenizin sözünü dinleyin diyeceğim; zira o dönemde kendinizi duyamıyorsunuz zaten...

25 Mayıs 2008 Pazar

Son derece pazar

Bir şeyler yazacak kadar ilginç görmüyorum kendimi. Kendime olan ilgi ve alakamı yitirmiş sayabiliriz. Beni bir blog yaratmaya iten top 10 sebepler listesinin en başlarında toplu taşıma araçlarında tutunma demirlerine yaslanarak beni alarma geçirip ardından en hassas yerlerine sokuşturduğum elimden rahatsız olarak yapıştıkları demirden ayrılmak zorunda kalan kendini bilmezlerin olması ve benim bu sevimli isyanımı bir türlü "e madem öyle hadi yaziym" haline getirmemiş olmam, bende bir "eee? yani?" etkisi yaratıyor.
Şu an sabah kahvaltısı için sebzeli makarna pişiriyorum.
Dün ilkokul aşkımla karşılaştım.
Evde olduğum ve televizyon izlediğim her an sürekli müzik kanallarını zaplayarak Tuğba Ekinci'nin condom şarkısını arıyorum. Çıkıyor, hop dans ediyorum.

Ben sanırım burada yazmaktan çekiniyorum. Evet anlatabileceğim pek çok şey var. Hatta bazıları oldukça dişe dokunur. Yazmak insanı eğitiyor, en azından ben böyle düşünüyorum. Güldürürken düşündürebilebilirim(hı?). Yine de burada bir şeyler yazınca, günün birinde birisine ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler diyecekmişim gibi geliyor.
Üf ne biliym, nezaket mi oluyor şimdi bu? Gerçi nezaket bizde irsî; nezaket uğruna yaptıklarım ve yapmaya devam ettiklerim hep çok orijinal gelmiştir bana. Yine de vazgeçmek gerektiğine inanmıyorum... sanırım.

25 Nisan 2008 Cuma

Kaybolan yıllar... Hayrolan yıllar...

Bu haftanın başında, ya da geçen haftanın sonu da denebilir, yıllarımı kestirdim... Her zamanki gibi uçlarından aldırmak konusunda yeterince uyuz davrandım ki yıllarımın kıymetini bilmeyen kuaför bana sinirlense de sözümden çıkamadı. Gidenler hayatımın eeen ilginç dönüşümü ve en olağan olaylarına tanık olmuşlardı; hala onlardan var biraz, kıymetliler yani...

Üniversitede radikal bir karar vererek saçlarımı kısacık kestirmiştim. Annemin eski moda kuaförü olmasının da yadsınamaz etkisi ile benim saça şekil verme özürlü oluşum birleşince uzun süre çirkin ördek olarak dolaşmıştım. Bu iş şaka maka o kadar etkilemişti ki, ilk gün zırlayarak tokalarıma sarılıp ağlamıştım. İnsanların eski ilgisini bile yitirmiştim... :P Bilenlerle benim bir daha böyle bir şeyi katiyen yapmayacağıma dair böyyük yeminlerim eşliğinde buna gülüp geçsek de, şimdi bakınca biraz da kesilen yıllara üzüldüğümü görüyorum. Giden yıllar öyle kalmak istediğim insanın şimdi olmak zorunda kaldığım insana dönüşümüne tanık olmuş ve o zamandan kalan tek parçalarımdı. Sonrakiler de hayatımın hatasından geç olsa da mucize eseri dönmemi, toparlanmamı ve normale(!) dönmemi izlediler. Genelde geçmişle bağını koparmayı tercih etmeyen ben, sanırım bu yüzden elimde özlediğim zamanlardan ne varsa, gerekliliğini yitirse bile, onu tutmak istiyorum.

Neyse.. Yeni yer.. İlk hafta.. Yine kuyruğumu dik tutucam ben.. Bu sefer fena değilim ama! Şimdilik yine ağzımdan bir şeyler kaçırıyorum; fakat onlar da lazım tabii...

(niyeyse?!)...

15 Nisan 2008 Salı

Bon anniversaire à moi!

Yarın iş hayatımdaki 1. yılımı dolduruyorum.

Mezuniyet yaklaşırken iş hayatı ile ilgili pek hevesli ve umutlu fikirlerim yoktu(hala da yok gerçi). Esasen İzmir'de şekillenecek olan iş hayatım, tatil yapayım derken uzayan ve parasız geçen yaklaşık 10 aylık sıkıntılı bir dönem, vs, olayları Ankara'ya yönlendirdi. Benim için fabrika kiriyle geçen zor-kolay, iyi-kötü, eğlenceli-sıkıcı geçen bu 1 senenin sonunda yarın departman değiştiriyorum. Ki fabrika ortamından temiz; ama daha pis bir ortam bu. En çok zorlandığım şey insanlara karşı durmaktı; zira kibarlıktan kırılan, demek istediğini insanın anlama seviyesini zorlayan şekillerde "challenge" olarak sunan benim, artık biraz yırtmam gerekiyor. Yoksa çalıştığı firmadaki tek kadın olan ben 1 lokmada yutulacağım. Aslında yapmam gereken çok kolay; ama kendime yaptırtmak zor. Bu öyle bir şey ki; sanki bebek gibiyim, aslında "Anne benim karnım acıktı, yemek hazırlarsan sevinirim." demeye çalışırken "Beba mamm maaa, uuu mmmm vvvvaAAAAAAA" diyorum; ya da "X Bey, hatırlattığım bu iş sizin görev tanımınızda; ama size iş verme yetkim olmadığından ve ayrıca bunu hatırlattığım için sizin adınıza ben utandığımdan, size direkt bu işi sizin yapmanız gerektiğini söyleyemiyorum..." yerine, emin olamadığımdan "Hmmm, öyle mi X Bey? O zaman ben onu bi daha araştıriym..." şeklinde kibarlaşıyorum ve inanın asla yardımcı ve yumuşak olmuyorlar. Bunun kendi kendine geçmesini beklerdim; ama şu andan itibaren, her kelime her hareket çok önemli... İş yaşamında kişisel imaj... Bundan sonraki hedefim bunu kotarmak; toplu saçlar, kıyafette renk-takı seçimi, burnu kapalı ayakkabılar vs. vs. bunlar bi şekilde kolay, esas maneater olmak kısmı bu yılki hedefim olsun. :)

Çünküm yaklaşık şöyle bir şey öngörüyorum...


14 Nisan 2008 Pazartesi

Beğn çok öğzledi...

İyi olmadığıma dün kanal d'de yayımlanan "kuralsızlar" filmine ağladığımda karar verdim. Gerçi hassas noktalara ne şekilde basarsanız basın yine de acırlar... :)



10 Nisan 2008 Perşembe

Aaaaaayyyy noooovvv vaat it is tu bi yaaaaaannnng, bat yu doğnt nooooooooov vağt it is tu bi oooooolllld...

Orda durmuş bana bakıyor, yeni uyanmış, haliyle biraz üşüyor. Güneş de doğmuş; ama henüz betondan görünmüyor, haliyle aydınlık yeterli değil. Biraz kızmış anlaşılan, hesap sorar gibi bakıyor. Kafasından neler geçiyor az da olsa tahmin ediyorum. Hala soğumamış yatağa bakıyor, aklından bile geçirmemeli, zira geç kalmak çok tatsız olur. Yüzünü buruşturuyor. Çabuk olmalı diye düşünüyorum, her saniyesi çok değerli... “Biliyordun zaten...” der gibi omuz silkerek banyoya koşuyor. Yer soğuk, terlikler salonda bir şeylerin altında kalmış olmalı. Yine bana bakıyor, kararsız.. Adım gibi biliyorum üşenecek ve parmağını yalayıp gözünün altına akmış makyajı öyle silecek. İsteksizce giyindi. Bir avuç kuruyemişi aceleyle peçeteye sarıp paltosunun cebine sıkıştırdı. Çıkmadan yine son kez bana baktı, eskisi gibi değil ama. Sonra dağınık evi karanlıkta geleceğini varsayarak şöyle bir süzdü ve geri döndüğünde nelere takılmayıp nelerin üzerinden atlaması gerektiğini çabucak hesaplayarak kapıyı sertçe çekti...


Benim olucak fıstık! Binicem üstüne, vurucam kırbacı! Vurucam kırbacı!
Lütfen birisi versin artık şu 50 bini!!!!

3 Nisan 2008 Perşembe

Pantolonlarım böyle hep uğur böceği oldu...

Saatlerin ileri alınması benim için çok mühim bir durum. Bu olay itibarıyla ben havaya yaz muamelesi yapıyorum, tiksindiğim soğuklar ile ilgili “Yok yahu bu öyle soğuk değil, güzel bir mart soğuğu.. İnsanı uyandırıyor (!), tatlı tatlı ısırıyor..” tarzında iddialarda bulunuyor, “Bu yağmurlarda ıslanmak lazım, doğayı uyandıran bu yağmurlar özel yağmurlar..” diyip üzerime sıçrayan çamurlara küçük uğur böcekleriymişçesine şefkat ve anlayışla bakıyorum... Martın başından beri “Biliyor musunuz ay sonunda saatler ileri alınacak?!” diye sayıklıyorum. Resmi olarak ileri alınacağı haberini okuduğumda zırlayarak ağlamamak için çok zor tuttum kendimi. Yaz saati uygulamasının seneye kaldırılacağını iddia eden kendini bilmezlere ise hemen çıkışıyorum. Düşüncesi bile beni sinirlendirmeye yetiyor; zira ben bu keyif için bir 6 ayımı oldukça sıkıcı ve karanlık geçirmeye memnuniyetle razıyım.

Hmmm... Kuşlar ne güzel pislemiş balkona... Desen gibi... :>

26 Mart 2008 Çarşamba

puf!

Bahar geldi ve beni eğer bir tas ve bir de hamam olarak düşünürsek olabildiğince aynıyım. İnanılmaz derecede sinirime dokunuyorum. Uzunca bir süredir "enerjim düşük". Hiçbir şey yapamıyorum. Öylesine asgariyim ki... Ve bu çok ayıp! Ev savaş alanı, işimi oldukça savsak bir şekilde yapıyorum. Öz disiplinimi mi yitirdim, artık ne olduysa yapacak halim yok. Bir itici güçten yoksunum. Bu tek kelimeyle salak! Salak!!! Grrrrr, öyle kızgınım ki!!! Ne yapmam gerektiğini tam bilemesem de kafam az biraz çalışıyor, çabalayabilirim en azından; ama yapamıyorum; ya da yapmıyorum, bilmiyorum hangisi. Bu tamamiyle küçük kuzenimin "is-te-mi-yo-rumhh!"u ve ben ne yazık ki onun kadar sevimli değilim.

Neden acaba? Herşey var, ailem, evim, işim, aşım, aşkım, arkadaşım... Bence herşey tam! Depresyon mu bu? Yo dostum yo! Hepsini ben yapıyorum. Beni engelleyen yine benim. Hani küçük mafyalar vardır, etrafa korku salarlar; ama aslında arkalarında büyük patron vardır. Bütün büyük sanılan işler aslında patronun ayak işleridir, vs. vs. Bu küçük mafyaları hayatın beni zorlayan, üzen vs. vs. parçaları olarak alırsak, o büyük patron var ya, hah işte o büyük patron yine benim! (evet ben benzetme yapmayı seviyorum...) Bundan öyle sıkıldım ki! Yapabileceğim öyle çok şey var ki!! Aman tanrım öyle küçüğüm ki!!! Bu yüzden çok kızıyorum. Şu an oldukça idealist, oldukça "pırıl pırıl", oldukça enerjik, oldukça atılgan, oldukça hırslı olmam gerek ki ileri de haşır neşir olduğum şemsiyeler beni o zamana ancak yavaşlatsın... Belki bir şeyler eksik ve ben o eksikliğe henüz alışamadım. Herşey "biraz", ve ben biraz'ı hiç sevmiyorum. Genelde ya hep ya hiç'le aram iyi.
Ben hiç eğlenmiyorum! Eğlenceden kastım fazla bir şey değil, gülmek. Kendimi güldürmek. Sanırım biraz yalnızım. Şimdi kalkıp kendime hafif göğsümü gererek söz versem aynı anda buna gülerim; çünkü sabah kalktığımda, bir şekilde bundan vazgeçmiş, en iyi ihtimalle ertelemiş olacağım.

Bu yazıyı da beğenmedim! Uzun süredir yazmadığım için kendime kızıyordum ve en fazla bunu yazabildim. :S
Birisi tutsun beni kolumdan dansta partneri yapsın. Ya da alsın karşısına başrol! Anında korosuna solist! Hepsi öyle mümkün ki... puf! :(

29 Şubat 2008 Cuma

Deneme123

Yazacak çok fazla şeyim olmasına rağmen tuhaf bir şekilde "ilk cümleler" yazıp yazıp siliyorum. Günlük yazıyormuş gibi olmak istemiyorum; zira benim günlüklerim 'bir genç kızın günlüğü'nden ziyade 'kaptanın seyir defteri'ne hep daha yakın olmuştur. Günün olaylarını belki bir iki espriyle süsleyerek, oldukça objektif bir şekilde yazmak dışında ne içimdeki duygu ve düşünceleri yansıtır ne de o anki ruh halime yönelik bir ipucu bırakırdım sayfalarda. Yine aynı şeyi yapmak bana cazip gelmiyor, hazır gizli kahraman kimliğim varken daha "dirty" yazmak istiyorum.... :D

10 dakika geçtiğine göre sanırım olmayacak; zira artık tepemde hoca dikilmiş sınav sorusunu çözüşümü izliyormuş gibi geldiğine göre en başlardan fazla zorlamamak lazım...

Bu ay oldukça yoğun geçti, onca zamandan sonra ilk defa gerçekten çalıştığımı bir şeyler ürettiğimi hissediyorum. Çok zor olsa da alıştım olduğum yere. Başlarda "Ben onlarla çalışmak isemiyorum!!" diye zırladığım insanlarla artık rahatlıkla çalışıyor olmamın yanında onları gerçek anlamda seviyorum bile. Umarım herşey zamanla daha da düzelecek...

Bir an için tereddüte düşmüştüm; ama artık eminim ve rahatım: evet ben insanlara, yerlere, olaylara çok zor alışıyorum, anlık görüşme-tanışma dışında hayatımın bir dönemi süresince birlikte olacağım insanlardan uzuun süre uzak duruyorum; ama benim değiştiremediğim tarzım bu ve değiştirmeye çalışmanın çok da gerekli olmadığına karar verdim. Kabak çiçeği olmayı seviyorum; bana az ama sevdiğim insanlar, yerler ve olaylar kazandırıyor.

hmmm tam istediğim gibi baya bi "dirty"...puf :?

20 Şubat 2008 Çarşamba

Çokazsıkıntı

Şu an çalışıyor olmam gerekirken ben üst üste gelen sinir bozucu şeylerin etkisinden kurtulmayı beceremediğimden manasızca oturmuş vakit öldürmekteyim. Yaklaşan fizyolojik olayların da etkisi yadsınamaz...

Bazıları çok bencil, bazıları çok kaba, bazıları çok düşüncesiz, bazıları gereksiz; hepsi yine dönüp dolaşıp bana şemsiye... İşim
Bazısını kabullenmek, bazısına inanmak, bazısını hatırlamak zor, bazısını anlamak zor... Madımak
Bazısına dahil olmak, bazısını engellemek, bazısını değiştirmek, bazısını telafi etmek mümkün değil... Ailem

Hepsi bugün olunca biraz ağır oldu. Ortalarda oldukça iyi idare ediyordum da niyeyse sonlarda hassaslaşıp bırakıverdim. İlginçtir, artık bazı şeylerin sebebi ben değilim; bu iyi mi kötü mü karar vermek zor.

Kendimin bile zor anladığı şeyleri yazmak konusunda çok inatçıyım. Hatta konuşmam da bu şekilde oluyor. Tek cümleye dünyayı sığdırdığımı ve herşeyin kabak gibi anlaşıldığını sanadurayım; sadece düşündüğüm milyonlarca şey içinden en göze çarpanı dile getirdiğimden anlaşılmam zor olduğunda buna hep şaşırıyorum. Hoş, "anlaşılmaz" olduğumu sanmıyorum, "anlatamaz" diyelim en iyisi...

15 Şubat 2008 Cuma

Poroğramlı olmak

En sevdiğim huylarımdan biri erteleme konusundaki sınır tanımaz üslubumdu... Okulu bitirene kadar kendimi şaşırtmaya devam ettim. "5 dakika daha", "Buçuk olsun başlıycam", "Ayy buçuğu geçmiş, tamam saat başı!", "Üff tamam madem çalışmıyorum, biraz televizyon izleyip kafamı toparlayayım, nokta noktada ya da nokta nokta buçukta başlarım", "Hmm birazdan yemek yiyeceğiz zaten, bitince otururum", "Uff tamam bugün cumartesi, bu akşamlık ısrar etmiyim; ama sabah erkenden kalkıp oturucam!", "Hmm biraz televizyon izliyim açılınca başlarım", "Kahvaltıdan sonra artık oturayım","5 dakika daha", "Buçuk olsun başlıycam", "Ayy buçuğu geçmiş, tamam saat başı!", "Üff tamam madem çalışmıyorum, biraz televizyon izleyip kafamı toparlayayım, nokta noktada ya da nokta nokta buçukta başlarım", "Hmm birazdan yemek yiyeceğiz zaten, bitince otururum", "E bu saate kadar başlamadıysam, hiç başlamiyim daha iyi.." şeklinde özetlenebilecek bir döngü yaşadıktan sonra bir de tek çocuk olmamdan kaynaklandığını düşündüğüm, ve tüm tek çocuklarda böyle olduğunu umduğum <:), bir şekilde "Valla sen bilirsin, çalışmazsan çalışma, valla sonuçlarına katlanırsın.." temalı bir öz-tehdit mekanizmasıyla kendimi artık gaza mı getirirdim, rahatlatır mıydım bilemiyorum; ama gönül rahatlığıyla noktalardım hafta sonunu... Hafta içlerinden bahsetmeye gerek duymuyorum...

Buradan anlaşılacağı üzere, konusu ile ilgili hiç bir torpil geçme durumu olmadan, her işimi son dakikaya bırakırdım... Ta ki bir staj raporumu 3 gün önceden yazmaya başlayana kadar... Her ne kadar yeterli süre gibi gözükmese de daha öncekileri örnek rapor olmadan 1 gecede yazdığımı düşünürsek oldukça hazırlıklı bir çalışma olmuştu. İşte o zaman doğru, planlı ve programlı çalışmanın tadına varmıştım. Şimdiye kadar o "3 günü" 1 haftaya çıkarabilmiş olsam da oldukça ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum.

Şu an böyle programlı bir çalışma içerisindeyim ve sanırım işe 2 hafta öncesinden başladım fark etmeden :) Yalnız şu an para kazandığım bir işte çalışıyor olduğumu düşünürsek bu davranışımın oldukça isabetli olduğunu da görebiliriz...

Bu yoğunlukta çabalamak için oldukça uzun bir süre beklemiştim. İlk iş çok sancılı; ama gözümü açmadan sabredeceğim, gidebildiğim yere kadar gideceğim. İnsanın gözünü açması her zaman iyi bir şey değil çünkü, bunu oldukça iyi biliyorum... :)

Başlangırç




Uzun süredir aşina olduğum bloglardan mütevellit kararım kesin olmasına rağmen adres, başlık, isim, vs. seçimi yüzünden neredeyse vazgeçecektim bu blogu oluşturmaktan... Söz konusu karın ağrılarını atlattıktan sonra, biraz da "Napalım artık; olan oldu..." rahatlığıyla ortaya çıkan bu blogun bana ve, şu an gelecek yazıların içeriğini kestiremesem de, faydalanabilecek herkese hayırlı-uğurlu olmasını diliyorum...

Yiğit Özgür'ün karikatürü: http://www.duslersokagi.com/yigitozgur/?id=233